25 Kasım 2016 Cuma

"Kalbimi çalmışsınız, sizinkine muhtacım..."

Kalplere dokunan bir oyun: Cyrano de Bergerac

Sahnede izlediğim bir hayal, günlerce, gecelerce bana eşlik edebilir miymiş? Edebilirmiş. Haline en çok üzüldüğüm âşığın daha yücesi, daha acılısı bulunur muymuş? Bulunurmuş. Shakespeare'den daha iyi balkon altında sevdiğine aşk sözleri söyleyen karakter yazılır mıymış? Yazılırmış. Bir oyuna hem komedi hem trajedi, hem dram hem fars, hem aşk hem savaş, hem politika hem hiciv, hem nesir hem şiir, hem iftirak hem visal sığar mıymış? Sığarmış. Bir oyun bir son gösterdiği halde çokçasını ima edebilir miymiş? Edebilirmiş. İnsan bir oyunu izlerken (ve de okurken) hem aklını hem de ruhunu katre katre döker miymiş gözlerinden? Dökermiş.

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nın 7 Ekim 2015'ten bu yana sahnelediği Edmond Rostand'ın Sabri Esat Siyavuşgil tarafından Türkçeye kazandırılan ölümsüz eseri Cyrano de Bergerac'ı Kasım ayında Üsküdar Musahipzade Celâl Sahnesi'nde izledim. Oyun, aklımı başımdan, ruhumu bedenimden söküp öyle bir aldı ki, günlerdir etkisinden kurtulamadım; Cyrano'yu rüyalarımdan, Rostand'ın cümlelerini zihnimden, Yiğit Sertdemir'in sesini kulaklarımdan atamadım… Ruhum temizlendi, tazelendi, yenilendi… Artık Cyrano'yu tanıyan biri olarak dünyayı, şiiri, tiyatroyu ve elbette aşkı bambaşka bir gözle görüyorum. Öyle güzel, öyle büyülü, öyle kusursuz, öyle tatmin edici ki, büyük sıfatlar bulmaya çalışarak kirletmekten korkuyorum bu deneyimi…

Cyrano gözünü budaktan sakınmayan bir asker, bileği bükülmez bir kılıç ustası, ruhunun özgürlüğüne çomak sokacak her şeye ve bütün toplumsal değerlere karşı dizginlenemez bir isyankâr ve en önemlisi -en hüzünlüsü- saçının teline, kılıcının çevikliğine, kaleminin kağıda rastgele değdiği anda bıraktığı lekeye, birbiri ardına nefes almadan sarf ettiği cümlelerin arasındaki duyulmaz boşluklara kadar âşık fakat umutsuzca suskun bir söz ustası… Tepeden tırnağa ezber bozan bir karakter.

Balkonunda süzülen Juliet'ini izleyip "Elindeki eldiven olaydım da dokunaydım yanağına" diye iç geçiren bir Romeo değil, o denli pervasız ve saf hiç değil, ama yine de bir balkonun altında sevdiğine en güzel sözleri söylerken kalbi kanayan bir bahtsız o. İnsan, evladının tahtını yapabilirmiş ama bahtını yapamazmış; Cyrano öyle bahtsız ki annesi tarafından bile kabullenilmemiş, tahtını da kendi kendine yapması gerekmiş… Yaralı ve yarasını saklayarak yaşamayı seçenlerden o. Ve bunu kimseye müdanası olmadan, kurduğu her cümle, attığı her adım için savaşarak yapanlardan. Onun bütün hayatı koca bir savaş, herkesten ziyade kendi kendisiyle çarpıştığı…

Kusursuz bir adam tarifi yapmanızı istesem , Cyrano'dan daha iyisini, daha yücesini belki de düşleyemezsiniz. İyiliğin en üst seviyesinde yalnız başına yaşayan Cyrano'nun kusursuzluğundan ötesini hayal edemezsiniz.

Yine de -elbette- onun da bir kusuru var mutlu olmasını, arzu ettiklerine kavuşmasını engelleyen, o düşlenemez zirvede yalnız olmasına neden olan. Hayır, fiziksel kusurdan, Cyrano'nun dillere destan büyüklükteki burnundan bahsetmiyorum. Bu kusuruyla yaşamaya alışmış fakat onunla yüzleşememiş olan Cyrano'nun kendini içine hapsettiği bir çıkmaza dönüşen karakter özelliğidir burada sözü edilen. Zaten tiyatro, bu kusurlara ayna tutmak için var değilse niçin var?



Oyunun son repliğinde itiraf edilen bu kusurdan söz edip tadınızı kaçırmak istemem; bu oyunu izleyin ve bu muhteşem deneyime ortak olun isterim onun yerine. Bu kusuru yaşamının ve karakterinin belirleyicisi haline getiren Cyrano'nun, içinde yaşadığı toplumu, insanlar arasındaki ilişkileri, aşkı, dostluğu ve yoldaşlığı sorguladığı zaman ve mekânın ötesindeki özgün hikâyesi, defaatle izlenmeyi, üzerine uzun uzun konuşulmasını hak ediyor.

Cyrano büyük bir şair olduğu için mi en güzel sözleri bulup sevdiğinin kalbine dokunabiliyor yoksa şairliği, gücünü aşkının kudretinden mi alıyor bilemiyorum ama, onun şairlere özgü öngörüsü, her şeyin -duyguların bile- metalaştırılıp değiş tokuş edilebildiği bu çağda, her şeyi estetize etmiş bizlerin içine düştüğümüz çukuru yüzyıllar öncesinden görebiliyor. İç güzellik mi dış güzellik mi sorusunu soruyor ve aşkın bunlarla ilgisini sorguluyor kendi meşrebince.

İflah olmaz bir romantik olan bendenizi en çok etkileyen kısım, aşkta kaybetmeyi ta en başından kabullenmesiydi Cyrano'nun. Kaybetmeye mahkum olduğuna inandığı için kendindeki iyi yanları terazinin kefesine koymayışı -aşkın teraziye gelmez olduğu gerçeğini bir kenara koyabilsem de- beni derinden etkiledi. Savaşmadı değil, ama onun yaptığı adeta bir gölge boksu idi, kendine karşı savaştığı ve bu nedenle gücünü (ya da güçsüzlüğünü) asla sınayamadığı… Ve sonucu tahmin edebileceğimizi zannetsek de, Cyrano görünür olmayı seçseydi neler yaşanabileceğini asla bütünüyle bilemeyeceğiz ve bu da seyirci olarak bizlerin, Cyrano'dan daha fazla şey kaybetmemize neden oluyor.

Peki Cyrano bir kaybeden mi? Bu sorunun çok sayıda yanıtı var bence, çünkü aşkı aşk yapan, sonunda ne olduğu değil, sona giden yolda neler yaşandığı. Aşkta umutsuz olmak da illâ kaybedeceğiz anlamına gelmez zaten; "Mutlaka galip gelmek için çarpışılmaz ya!"


Yönetmen Mehmet Birkiye ve dramaturg Başak Erzi, kağıt üzerinde eksiksiz, kusursuz duran bu oyunu sahneye yansıtırken Rostand'ın ve Bergerac'ın ruhunu korumayı başarmışlar. Beş perde olarak yazılan bu uzun oyunu zaman zaman sahne eksilterek, zaman zaman oyunun temposunu yükselterek iki perdeye indirmiş, bunu yaparken de hikâye ve duygu akışını hiç bozmamışlar, Rostand'ın şiirindeki ritme ket vurmamışlar.

Yaptığı her işte sahneyi yepyeni ve bambaşka bir gezegenmişçesine, bir oyun alanı olarak yeniden yaratan Barış Dinçel'in bu anlatıya katkısı büyük. Kendi adıma, Cyrano'nun sahneye hareketli bir platform yardımıyla yaptığı havalı ve büyük girişi unutmam mümkün değil. Roxanne'in balkonu ve balkona nazır heykel, pastane ve masa düzeni, manastırın bahçesi; hepsi, karakterlerin içinde yaşadıkları dünyayı ve sahnenin duygusunu eksiksiz sunan mekanlardı ve sahneler arasında kolayca değişebilen dekorun kullanışlılığı, oyunun akışına ve seyircinin adaptasyonuna hizmet ediyordu.

Oyunun Tolga Çebi tarafından hazırlanan tema müzikleri ve oyun metnindeki şiirlerin balat formunda bestelenmiş halleri, bu dopdolu oyunda seyirciye hem nefes aldırma hem de onları gelecek sahnelere hazırlama rolünü üstlendi. Bu balatlardan birinin Cyrano'nun sesinde can bulması ise büyük bir sürpriz ve şahane bir sahne açılışıydı, sözünü etmeye doyamayacağım balkon sahnesinin hemen öncesinde… Zaman zaman koro rolünü de üstlenen bu müzikli akış oyunun bütünlüğüne de hizmet etti. Ayrıca müzisyenlerin, çalgıları ve sesleriyle sahnede bizzat yer almaları oyundaki gerçekçiliğin altını biraz daha çiziyordu.



Roxanne rolünde Ayşecan Tatari'nin yer aldığını öğrendiğimde beklentilerimi oldukça düşük tutmuştum, fakat Tatari'yi role son derece uygun ve falsosuz buldum. Yaşadığı dönemin kadınları gibi durağan, mesafeli ama asla çekingen değil; rolünün gerektirdiği gibi güzel, çok güzel ama bunun ardına sığınmamış; kendisine verilen küçük alanda rolünün hakkını ve rol arkadaşlarının karşılığını gayet iyi vermiş.

Ve Yiğit Sertdemir… Adını, kendisinden sitayişle söz edildiğini sıkça duyardım da, kendisine düzülen methiyeleri bunca hak ettiğini tahmin etmezdim. Tek kelimeyle: büyülendim! Oyunculuğu, koreografide, mimiklerde, tiratlardaki başarısı -ki tiratlarla dolu bir oyundur ve Sertdemir'i tiyatro tarihimize "tiratların ustası" diye yazsak yeridir- takdirlere sığmaz… Ama en çok da sesi… Cyrano'nun içinden geçtiği her duygu durumunu eksiksiz yansıtan ses kullanımı şiirlerin kalptenliğiyle bir araya gelince aklımı, ruhumu ele geçirdi; geriye gözyaşlarından ibaret bir ben bıraktı… Şimdi ben mırıldanıyorum o güzel baladı: "Kalbimi çalmışsınız, sizinkine muhtacım…"

(Bu yazı ilk olarak 22 Kasım 2016 tarihinde Ranini.tv'de yayınlanmıştır.)

Hiç yorum yok: